Yapısal değişim Türkiye tablosu: Yeşil devrimin yorduğu topraklar

tarım
iklim değişikliği
sürdürülebilirlik
Published

January 15, 2026

Bu yazı ilk olarak Heinrich Böll Vakfı’nın Toprak Atlası 2025 yayınında yer almıştır. Tam metin için Heinrich Böll Stiftung Türkiye sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Türkiye tarımı, modernleşmenin getirdiği kazanımlar ile iklim ve piyasa baskılarının yarattığı kırılganlık arasında sıkışmış durumda. Üretici yaşlanıyor, kırsal nüfus azalıyor, toprak kimyasalların yükü altında yorgun. Bu tablo, sürdürülebilir tarım yöntemlerinin artık bir tercih değil, hayatta kalmanın şartı olduğunu hatırlatıyor.

Türkiye 20. yüzyıl ortasına kadar bir “açık sınır” ülkesiydi. Anadolu yüzyıllar boyu göreli toprak bolluğuyla biliniyordu. Kırdaki nüfus artışını daha geniş alanlarda tarım yapıp gıda üretimini artırarak dengelemek mümkündü. 1950’lerde bu dönem sonlanırken kente göç zorunluluk haline geldi. O zamandan bu yana tarımın milli gelir içinde payı azalmasına rağmen, kırsal aile işletmeleri üretime temel oluşturmaya devam etti. Mekanizasyon emek verimliliğini artırdı, verimli tohumlar, gübre, pestisit ve sulama artışıyla birim alanda elde edilen ürün arttı. Yani fosil yakıt bazlı girdiyle üretkenlik artmış oldu. Böylesi bir teknik dönüşüm olmadan gıda arzının sürdürülmesi mümkün değildi.

Ülkede resmi olarak yaklaşık 2,3 milyon çiftçi yaklaşık 23 milyon hektar tarımsal alanda üretim yapıyor. Tarımın milli gelirdeki payı yüzde 6-7, istihdamdaki payı ise 15-16 düzeyinde. 50’li yaşlarını süren ortalama bir çiftçi başına 100 dönüm civarı arazi ekiliyor.

Toprak kullanımında bölgesel farklar fazla. Batıdaki verimli ovalarda 19. yüzyıldan beri piyasa ve kısmen ihracat odaklı üretim yapılıyor, Orta Anadolu’nun geniş düzlüklerinde hububat ve mısır, pancar gibi tarla bitkileri üretilirken Güneydoğu’da son on yıllardaki sulama yatırımlarıyla ekili alan ve verimlilik arttı. Kentlerin hızlı genişlemesi 2000’lerden beri kent çeperlerindeki tarım alanlarını aşındırıyor. Son yıllarda artan sıcaklık ve yağış değişimleri, arazi kullanımı, verimlilik ve ürün desenleri üzerindeki baskıyı yoğunlaştırıyor.

Tarımda girdi-yoğun teknik değişimi mümkün kılan nedenlerden biri gübre, ilaç ve makine yatırımlarının kamusal desteklerle sübvanse edilmesi oldu. Görece ucuz gıda arzının devamını ve kırdaki nüfusun sosyoekonomik istikrarını sağlayacak politikalar geliştirildi. Tarımsal destekler özellikle 2000’lerde AB reformları çerçevesinde nispeten azaldı; Doğrudan Gelir Desteği gibi yöntemlerle üretimden epey koparılmış olsa da hala belli bir oranda sürdürülüyor. Ancak bu desteklerin aktif çiftçi topluluklarına ne ölçüde ulaştığı net değil.

Küresel eğilimleri yansıtan şekilde, hem ekilen arazi ve üretici sayısı, çiftçi çocuklarının aile mesleğini genelde sürdürmüyor olması nedeniyle gitgide düşüyor. Son 20 yılda nadas alanı yarı yarıya azalarak toplam ekili alanın yüzde 20’sinden 10’una geriledi. Çiftçiler girdi maliyetlerindeki orantısız artış karşısında verimli arazileri, riskleri düşürmek için girdi-yoğun biçimde ve yüksek fiyat beklentisiyle işlerken, sulama olanağı olmayan ya da verimi az arazileri işlememeyi tercih ediyor.

Nüfus eğilimleri de uzun vadede gıda üretimini tehdit edebilir. Ülkedeki köy nüfusu son 10 yılda neredeyse yüzde 10 azaldı. Yarı zamanlı çiftçiliğe yönelenlerin sayısı artıyor; bu çiftçiler tarımsal gelirlerini emeklilik, esnaflık benzeri başka gelir kaynakları ile destekliyor. Özellikle kuru tarım yapılan, düşük tarım gelirli bölgelerde sürdürülebilir üretim tehlikede. Kırda eğitim ve sağlık hizmetlerindeki eşitsizlikler de genç ailelerin tarımsal üretimde kalmasını zorlaştırıyor.

Türkiye tarımına egemen üretici tipi; risk algısı yüksek, verim odaklı, piyasa değişimlerine duyarlı, yeni yöntem ve teknikler uygulama konusunda istekli, ancak maliyetlerin kamu ya da başka aktörlerce karşılanmasını talep ediyor ve tarımın geleceği konusunda karamsar. Çoğu verimin düşmesini engellemek için pestisit, gübre ve su kullanımına başvuruyor. Bunların aşırı ya da yanlış kullanımının yarattığı çevre ve sağlık tehditlerinin farkında olsa bile, geçim kaygıları nedeniyle, sürdürülebilir yöntemlere çekimser yaklaşıyor.

Onarıcı ve koruyucu tarım gibi toprak sağlığına öncelik veren teknikler son yıllarda yaygınlaşsa da bu konuda net bilgiye ulaşmak zor. İstatistikler toplam ekili alanın yüzde 1’den biraz fazlasında organik üretim yapıldığını gösteriyor. “İyi tarım” adı altındaki destek ve uygulama da hayli düşük ve içeriği belirsiz. Çevre sağlığını gözeten üretim biçimlerine finansal destek verilmiyor ve çiftçiler alıştıkları gübre, ilaç ve toprak işleme yöntemini değiştirmek teşvikten yoksun.

Bu durumda sürdürülebilir tarım ancak sınırlı oranda ve tesadüfen gelişen ilişki ağlarında uygulanabiliyor. Önder çiftçi, uzmanlar, mühendisler, yerel bakanlık yetkililer, sivil toplum ya da özel sektörden kişilerin kurumsal olmayan bağlar içinde geliştirdiği inisiyatiflerin, onarıcı tarım, koyurucu tarım, temiz hasat, ilaçsız ürün ya da hassas tarım uygulamaları ömürleri kısa, etkileri sınırlı kalabiliyor.

Kamu ya da özel sektör desteklerinin toprak ve çevre sağlığı odaklı ve çiftçi riskini paylaşma esaslı olarak yeniden tasarlanmasına, genç çiftçilerin üretime devam etmeleri için kırsal alanın altyapı sorunlarının ele alınmasına, iklim değişimi karşısında yerel su yönetimi çözümlerinin geliştirilmesine ihtiyaç duyuluyor. Tarım hiç olmadığı kadar yerel bilginin üretilmesine ve bunun gerektirdiği yerel katılımcı ilişkilerin ve kurumların oluşmasına ihtiyaç duyuyor.

Türkiye tarımı kritik bir kavşakta. Azalan çiftçi sayısı, yaşlanan üretici profili, değişen iklim ve karbon azaltımı yükümlülükleri eldeki yöntemlerin dönüşümünü zorunlu kılıyor. Sürdürülebilir tarım teknikleri henüz yaygın değil; bunu için kurumsal ortam ve finansal destek eksik. Bu dönüşüm sağlanamazsa, binlerce yıldır Anadolu’yu besleyen topraklar gelecek nesilleri besleyemez ve gıda güvencesizliği tehdit değil, gerçek haline gelir.